Eyy tasarruf! Geldiysen üç kere vur

Anadolu Ajansı kaynaklı ısmarlama bir haber Emeklilik Gözetim Merkezi’nden (EGM) alınan verileri yüzümüze boca ediyor. Türkiye’de Bireysel Emeklilik Sistemi’nin 15’inci yılını doldurduğunu, sistemde 85 milyar liralık birikim yapıldığını ilan ediyor. Benzer, gün aşırı çıkan haberler haneleri tasarrufa çağırıyor.

EGM sayfasında otomatik katılımda (OKS) yer alan çalışanlar için verilen 5 milyon sayısı çarpıcı. 2017 başından bugüne kadar sisteme zorla dâhil edilen çalışan sayısı 12 milyondan fazla olduğuna göre zorla tasarruf etmesi istenmiş çalışanların yaklaşık yüzde 60’ının sistemden çıktığı anlaşılıyor.

Demek ki alan memnunsa da tasarruf ettirilmeye çalışılan herkes memnun değil. Buna karşın ekonomi yönetiminin bir yandan sistemde kalma süresini artırma hazırlığı içinde olduğunu, diğer yandan hâlihazırda mevcut yönetmelik maddesini uygulamaya kalkacağını görüyoruz. 2016 tarihli yönetmelik maddesi şöyle: “Sistemden ayrılma işlemi gerçekleştiren çalışanlar Müsteşarlığın belirleyeceği esaslar dâhilinde 2 yılda bir tekrar otomatik olarak sisteme dâhil edilebilirler. Müsteşarlık bu süreyi 1 yıla kadar azaltmaya ve 3 yıla kadar artırmaya yetkilidir.” Ortada artık Müsteşarlık yok ancak Bakanlığın bir kararıyla tekrar Bireysel Emeklilik Sistemi’ne eklenivermek işten değil.

PARMAK ISIRTAN ORANLAR

İnanması zor bir veriyle devam edelim. Türkiye son yıllarda tasarruf rekorları kırıyor. TÜİK’e göre öyle. Türkiye menşeli verileri kullandığı için, kendi hesaplaması nedeniyle ufak farklılıklar bulunsa da Dünya Bankası’na göre de öyle.

Aşağıda Dünya Bankası veri tabanından aldığım seçilmiş yıllarda tasarruf oranlarını gösteren tabloyu görebilirsiniz.

Bu şaşılacak verinin arkasında TÜİK’in 2016 yılında yapmış olduğu revizyon yatıyor. Eski GSYH serisiyle yapılan hesaplarda Türkiye’nin 2000-08 yılları arasında yüzde 16,9 olan yurtiçi tasarruflarının GSYH’ye oranı, 2009-15 arasında yüzde 14,7’ye gerilemişti. Bu gerileme arka planında Bireysel Emeklilik Sistemi yaygınlaştırma çalışmalarına hız verilmiş, zorunlu katılım pişirilmişti. Bir yandan da 2010-11 yıllarındaki kredi patlaması sırasında tüketici kredilerinin maliyetini artıran kararlar alınmıştı.

Ancak yeni seri altındaki hesaplamalarda aynı dönem için tasarruf oranlarının sırasıyla 5,1 ve 8,7 puan daha fazla olduğu ortaya çıkartıldı. Çıkartıldı diyorum, çünkü hanelerin tasarruf oranını yükseltecek, hanelerin katkısıyla Türkiye’deki toplam tasarruf seviyesini artıracak zorlamalar olmasına karşın buradaki artış sadece ve sadece TÜİK hesaplama yönteminden kaynaklanıyor.

Ortadaki muazzam ironiye göre, dolayısıyla, Türkiye sadece tasarruf konusunda bölge ülkelerine ders vermekle kalmıyor, aynı zamanda yaptığı atılımla dünya ortalamasının da üstüne nihayet çıkmış oluyor. Biraz daha gayretle üst orta gelir grubundaki ülkeler de yakalanacak.

Türkiye ekonomisinde bu kadar yüksek bir tasarruf oranı var mı sorusu elbette yanıtlanmayı bekliyor. Ancak şurası açık: Bu oranlarla Türkiye’nin âli çıkarları gereğince tasarrufa ittirilen vatandaşları zorlama arzusu ortadan kalkmış olmalıydı. Ancak on birinci Kalkınma Planı hazırlıklarından ve BES/OKS’de planlanan değişikliklerden böyle bir niyetin olmadığı anlaşılıyor. Biraz kabalaştırsak, devlet kendi tasarruf verisinin pek güvenilir olmadığı inancında diyeceğiz. Daha muhtemel olansa ekonomi yönetimindekilerin tasarrufların düzgün değerlendirilmediğini düşünmesi. Ama sonuç değişmiyor: Çare zorunlu ve piyasacı tasarruf!

Ruh çağırır gibi Türkiye’ye “yabancı tasarruf” çağıran ve yabancı sermaye 2002-07 arasında, 2008-09 çöküşü sonrasında buralara hiç uğramamış gibi davranan liberal iktisatçılar da aynı borazanı üflemekten geri durmuyorlar. Ekonomik kalkınma için haydi tasarrufa…

PEKİ YA KRİZ? UBER VATANDAŞ NE YAPACAK?

ABD Dolar’ı karşısında Türk Lirası son 10 ayda yüzde 31 değer kaybetmemiş gibi ekim ayındaki değer kazanımı ile birkaç günde hava değişti, kriz geride mi kaldı soruları sorulmaya başlandı. Bu günlük bakışı bir kenara bırakıp Türkiye’nin kur krizinin reel sektör krizine dönüşmesini engelleme uğraşlarının devam ettiğini söylemek gerekli. Söz konusu uğraşların bir ayağı da vatandaşları kampanyalarla, vergi indirimleriyle tüketmeye davet etmeye ya da harcamalarını ertelemekten alıkoymaya dayanıyor.

Ancak bu kadar baskının üst üste binmesi ile mevcut üst/über vatandaş tahayyülünün toptan berhava olması ihtimali de doğuyor. Bugünün Türkiyelisi fedakârlıkta bulunmaya, fiyat indirimlerinde bulunan firmalardan alışverişe çağırılıyor. Çünkü hanelerin tüketimlerini kısması kâbusu uzatacak. Başka bir ifadeyle özel kesimin tasarrufa gitmesi birkaç aylık vadede arzulanabilir değil.

Ama muhayyel üst/über vatandaş aynı zamanda piyasa olanaklarını kullanarak tasarruf etmeli. Bu nedenle zorla Bireysel Emeklilik Sistemi’ne sokuluyor. Çıktıktan iki yıl sonra bir daha sokuluyor (Planlar gerçekleşirse çıkması da uzun bir süreliğine yasaklanacak). Bu süre zarfında aslında hane bütçesinin daha fazla kısmını tasarrufa ayırması çağrısında da bulunuluyor. Yaşlılıkta düzgün bakım olanaklarına sahip olmayacağı, kamusal emeklilikte yeterli maaş almayacağı ima ediliyor. Pop-up gibi her yerden çıkan haberlerle ancak bugün tasarruf edip biriktirdiklerini piyasada değerlendirirse emeklilikte rahat edeceği söyleniyor. Altınlarını yastık altında tutmaması, çağrıldığında koştura koştura döviz bozdurması, esrimişçesine tüketmesi ama göğsünü siper edercesine de tasarruf etmesi bekleniyor.

Siyasal iktisadın önemi burada. Sermaye girişlerine bağımlı biçimde ekonomik performanslarında oynaklıklar sergileyen çevre ülkelerinin, ancak hane halklarının tasarruflarını artırması ve daha önemlisi bu tasarrufların finansal piyasa aracılığıyla sermaye için erişilebilir kılınması sayesinde kalkınabileceği anlayışı 2000’lerde bir amentü halini aldı. Bu proje esasen siyasal bir perspektife ve bir yönetim zihniyetine dayanıyor. Bu nedenle, Türkiye’de yeni verilerle kâğıt üzerinde tasarruf rekorları kırıladursun, AKP kadroları ve onlardan geri durmayan çok sayıda sermaye iktisatçısı için hızla atılım ve inkişaf ancak sıradan vatandaşın cebinde sürekli bir elin gezinmesiyle ve burada duran ne varsa piyasaya akıtılmasıyla mümkün.

Aynı cephe, hanelerin tasarruf artışı gerekliliği kadar asgari ücretin önce açlık sınırının üstüne çıkartılması sonra da insanca bir yaşam seviyesine getirilmesini savunsa belki tutarlı oldukları düşünülebilirdi. Ancak tutarlılık bu çağda geçer akçe değil. Kriz yönetimi çelişkiden besleniyor, kendi krizini gündelik hayatlara ihraç ederek açık kapatıyor.

Bu yazı gazeteduvaR’da 2.11.2018’de yayımlanmıştır

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir