2019'un Temel İkilemi

Bir önceki yazıda 2018 yılındaki uzlaşmalı vadeli döviz ihaleleri aracılığıyla Merkez Bankası’ndan bankalara kayda değer bir aktarım gerçekleştiğini yazmıştım. Elinde piyasalaştırma çekici ile her soruna finansal derinleşme imkanı olarak bakan düşünme tarzının işlemediğini belirtmiş, üstelik piyasalaştırmacı/finansal derinleşmeci anlayışın krizin ömrünü de uzattığını belirtmiştim. Bu tespiti kısaca açıklayacak ve 2019’un temel ikileminin bir yanda kemer sıkma taahhütleri öte yanda ekonomik çöküşü hafifletmek için devlet harcamalarını artırma baskısı altında kalmaktan kaynaklanacağını vurgulayacağım.

ÖNCEKİ GÖSTERGELER

Türkiye’de 2018 kur krizinin ilk yansımalarından birisi de kredi hacmindeki hızlı daralma oldu. Bu satırları yazarken eldeki son veri, nominal olarak Temmuz sonu rakamlara dönüşün görüldüğünü ancak, reel olarak daralmanın ağustostan aralık ayına devam ettiğini gösteriyor. Bir öncü gösterge olarak bu rakam Türkiye’de 2018’in son çeyreğinde de ekonomik daralma görüleceğini söylemeyi mümkün kılıyor.

Sanayi üretiminin son verilerinin işaret ettiği üzere ekimde sanayi üretiminde gerileme devam etti ve bir önceki aya kıyasla yüzde 1,9 düşüş kaydedildi. Yine öncü bir gösterge sunan ekim ayı verisi perakende satışlarda bir önceki yılın aynı ayına göre hacmen yüzde 7,5 azalma gösterdi.

İlk konut satışlarındaki azalma ve ipotekli konut piyasasındaki çöküş bir türlü geride bırakılamadığı için yıl bitmeden devlet bankalarından başlayarak yeni bir seferberlik ilan edildi ve mevcut kredi faizleri göz önünde bulundurulduğunda eşi görülmedik oranda bir faiz indirimine gidildi. Ancak bu hamleler yüksek faiz koşullarında hızlı toparlanmayı sağlama garantisi vermiyor. Örneğin tüketici güveninde ağustos ayından itibaren görülen tarihi dip noktalardan dönüş aralık ayı itibarıyla henüz görülmedi. Hanelerin borç sorunu ağırlaşıyor. Ekim ayı verileri bireysel kredi veya kredi kartı borcunu ödememiş kişi sayısının eylülden ekime yüzde 11 arttığını gösteriyor. Bu koşullar altında hanelerin tüketmeye başlaması halen mümkün değil. Borç sorununun ağırlığı nedeniyle, kur krizinin yarattığı panik geride bırakılmış gibi görülse de reel sektörün krizinin 2018 sonunda derinleştiğini görüyoruz.

Mevcut göstergelere karşın krize müdahale anlamında baskın unsur piyasalaştırmacı ve finansal serinleştirmeci hattan neşet eden çözümler. Ancak bunlar sorunu çözmüyor; örneğin bankalara yüklü aktarımlar ya da konut sektörünün kurtarılması adına girişilen kampanyalarda olduğu üzere devlet bankalarının gelir kaybının hızla artması ve nihai olarak devletin yükleri üstlenmesi bir çıkış yoluna işaret etmiyor.

Sabah kalkınca karar/kararname çıkartmak için saraya koşulan panik ortamı geride kalmış gibi dursa da, bu kriz tüm ekonomik yaşama derinlemesine sirayet etmeye devam ediyor. Piyasa inşası ve derinleştirme uğraşı kısa zamanda değil, ancak orta vadeden başlayarak etkisini gösterebilecek bir şey olduğundan, görünürdeki bütün koşuşturmaca ve paket üstüne paket, önlem üstüne önlem aslında süregiden çöküşün mucizevi biçimde geride bırakılmasını değil, çöküş zarfında işverenlerin maliyetlerinin azalmasını, sermayenin yükünün hafifletilmesini sağlıyor.

TÜRKİYE İÇİN BEKLENTİLER NEGATİF

Kasım ayında OECD 2019 yılı için Türkiye büyüme beklentisini negatif olarak açıkladı. OECD uzmanlarına göre Türkiye ekonomisinde gelecek yıl yüzde 0,4 küçülme öngörülüyor. IMF’nin ekim ayındaki öngörüsü ise 2019 yılı için yüzde 0,4’lük bir büyüme idi. Yani neredeyse sıfır büyüme. Aylarca atlatılamayan kredi çöküşüne dair veriler ellerinde olsa, yani bugünden baksalar, büyük ihtimalle son öngörülerinde 2019 yılı için negatif büyüme telaffuz ederlerdi. Nitekim ABN AMRO 2019 için telaffuz ettiği küçülme rakamını revize etmesine karşın yine de gelecek yılda yüzde 1,5’lik daralma öngördüğünü belirtti.

Küresel ekonomi söz konusu olduğunda da durum parlak değil. IMF iki ay önce 2018 ve 2019 için küresel büyüme beklentilerini 0,2 puan düşürerek aşağı yönlü risklerin arttığını beyan etti. Benzer raporlar kasım ve aralık ayları boyunca yayımlandı. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Merkez Bankası da 2019’da daha düşük bir büyüme beklendiğini ancak daha sonra istikrar görülebileceğini açıkladı. Kısaca değindiğim bu beklentiler de Türkiye’nin örneğin ihracat kanalıyla ve küresel ekonomide canlanma etkisiyle hızlı toparlanmasının zorluğuna işaret ediyor. Ancak, büyük bir çalkantı, merkez ülkelerde politika değişikliğine yol açarak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu küresel Güney ülkelerini rahatlatabilir. Düşen büyüme oranları ve aşağı yönlü harekete karşın böyle bir ani değişim ise şimdilik beklenmiyor.

YIL BOYUNCA HİSSEDİLECEK

Bu arka planda Türkiye’de 2019’un temel ikilemi devlet harcamalarını kısma ve kemer sıkma tercihinin politik maliyetinin yüksek olmasından kaynaklanacak.

Harcamaları kısmak büyüme oranlarını aşağı çeker, işsizliğin öngörülenden daha yüksek seyretmesine neden olur ve Türkiye’nin özel sektör borç sorununun çözümsüzlüğüne katkıda bulunurken devlete kurtarma hamleleri gerçekleştirmek üzere bir alan yaratma imkanı sunacak. Harcamaları artırmak ya da mevcut seviyeyi korumaksa büyümeye katkıda bulunur, hanelerin yüksek enflasyon ve faiz koşullarında kısılan tüketimini bir ölçüde telafi ederken Yeni Ekonomi Programı’nda öngörülen adımlar ve uluslararası sermaye temsilcilerine verilen taahhütlerle çelişecek. Bu gerilimin aşılma yöntemi ya da nasıl çözüme kavuşacağına dair bir cevap bulunmuyor. Yıl boyunca devam edecek bir ikilem olma ihtimali de son derece güçlü. Sadece mart yerel seçimleri sonrasında çizgisi daha belirgin bir kemer sıkma programının uygulanması ihtimalinin güç kazandığını görüyoruz.

Ne 2018 yılında yeni rejim altındaki tercihler ne de rejim değişikliğinin son dönemeci olan OHAL dönemi uygulamaları normal bir özellik sergiliyor. Bugün finansal derinleşme hamleleri kısa vadede herhangi bir çözüm barındırmıyor, kemer sıkma ise devlete kurtarma alanı bahşederken daha ağır bir ekonomik daralmanın bütün olarak 2019’a yayılma ihtimalini güçlendiriyor. Söz konusu ikilem emek lehine geride bırakılmaz ve radikal farklılaşmalarla politika tercihleri değişmezse, önümüzdeki yılın emekçilerin daha fazla kayıp yaşadığı bir yıl olarak geçmesi işten bile değil.

Yine de bütün olumsuzluklara karşın umudu diri tutmakta fayda var. Gelecek yılın, olağan dışılığı ve emek düşmanlığını işaret etmekle kalmayıp, farklı politik uygulamaların mümkün olduğunu göstermek konusunda daha somut adımlar atabildiğimiz ve kazanımlar edindiğimiz bir yıl olması umuduyla…

Not: Bu yazı gazeteduvaR’da 28 Aralık 2018’de yayımlandı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir